Yorgunum...

20/12/2007 -Kategori: siir

Yorgunum,

İstediğim öyle kuş tüyü yorganlar değil ha!

Bir döşek olsa da yeter…

Şöyle kıvrılır yatarım,

Üzerime kıldan bir örtü

Saklanırım kılların altında

Hayattaki bütün kıllıklara inat…

 

Yorgunum,

Yaşanmamışların peşinden koşamayacak kadar,

İstediğim öyle atla deve değil ha!

Sadece biraz sefahat…

 

Yorgunum,

Gidenlerin peşinden ağlayamayacak kadar,

İstediğim, istenmek değil ha!

Sadece biraz nazlanmak…

 

Yorgunum,

Kendimden bıkacak kadar,

İstediğim kendimden kurtulmak değil ha!

Sadece biraz şımarmak…

 

Yorgunum,

Dinlenmeyi beceremeyecek kadar,

İstediğim dinlenmek değil ha!

Sadece biraz yalana sarılmak..

 

Yorgunum,

Bulduğumda fark edemeyecek kadar ,

Yorgunum, seslenemeyecek kadar

Yorgunum, gel diyemeyecek kadar

İstediğim kandırılmak değil ha!

Bilakis kandırılmak…

 

20 Aralık 2007-Mirza

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

güzel gözlü bebeğime...

20/12/2007 -Kategori: siir

 

Büyütüp beslerken seni içimde,

Ve korkarken çekip gideceksin diye,

Korkulan olmadan ben o korku ile yüzleşmek istedim…

 

Tırnakların yüzünü çizecek diye ellerini sıkıca tutup,

Yürümeyi öğrenirken düşeceksin diye hep yanında olup,

Ağladığında gözyaşlarını kurutup,

Pamuklara sarıp korumak istedim…

 

Bebekler büyütüp özgür kılmak için değil mi ki?

Ben sana bebeğim dediğimde, bilemedim sevgilim…

 

Güzel gözlüm,

Sevgi emektir demişti hani yazar bilirsin…

Emeğimle birlikte büyüyen sevgin,

Sevginle büyüyen hasretin,

Hasretinle büyüyen geçemediklerim..

 

Seni kendimden koruyamadım sevgilim…

 

 

20 Aralık 2007

Mirza

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

denizden gelen...

7/12/2007 -Kategori: hikaye

Hava o kadar sıcaktı ki soluk almak bile zorlaşıyordu, kasabanın yaşlıları, bu dayanılmaz sıcağın fırtına habercisi olduğunu tecrübelerine dayanarak biliyorlardı. Fırtına O kasabada sık görülmezdi ancak olduğunda da yer yerinden oynar taşı taş üzerinde bırakmazdı. Gök griye döndüğünde kasaba halkı fırtınaya karşı alabilecekleri bütün tedbirleri alarak erkenden evlerine çekildi.  Rüzgar evlerin camlarını yalayarak hızlanmaya başladığında kasabanın yaşlılarından olan ve yıllar önce eşini kaybettiğinden yalnız yaşayan Osman dede pencereye yaklaşıp gökyüzüne baktı “bu fırtına ötekilerine benzemiyor” diye geçirdi içinden, “Allah verede can almaya” sonra gözü denize ilişti dalgaların kabartısı karanlıkta bile seçiliyordu. Deniz sanki bütün hıncını koy girişinde duran fenerden alıyor,  dalgalar fenere çarptıkça fener bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Osman dede denizin biraz daha açığında silik başka bir ışık daha gördü. Işık bir görünüp bir kayboluyordu, yanlış mı görüyorum acaba bu havada ne ışığı bu diyerek daha bir yaklaştı cama yanlış görmediğini anladığında da “eyvah bir  tekne bu, bu havada kesin batarlar yardım etmeli” diyerek kalktı olduğu yerden kapının yanında askıda duran yağmurluğunu giyinerek fırlayıp dışarı çıktı. Bir iki adım atmıştı ki fırtına yüzünden daha fazla gidemeyeceğini anlayarak evine geri döndü. Kapıyı zorla kapatarak içeri girdi. Fırtına hiç bitmeyecek gibi daha bir hızlanarak devam etti sabaha kadar. Osman dede denizdeki silik ışığı evinin penceresinden gözden kayboluncaya kadar seyretti. Işığı göremez olduğunda da baktı durdu bir müddet daha, sonra teknenin battığını anlayarak sessizce ağladı, ağlamasında yardım edemeden seyrettiği ölümün sıkıntısı vardı. Daha sonra  kaybettiği sevdikleri için ağladı, eşini kaybettiği günü ve sevmeye doyamadıkları iki yaşında iken toprağa verdikleri biricik kızlarını düşündü. Kızının kocaman mavi gözleri geldi aklına. Adını Maviş koymuştu Osman dede. Sebebini bilmedikleri bir hastalık alıp götürmüştü Mavişi onlardan daha sonra da tekrar çocuk sahibi olamamışlardı. Osman Dedenin eşi Hatice öldüğü güne kadar kızının minik elbiselerine sarılıp ağlamış onları başka çocuklara vermeye kıyamamıştı. Eşi öldükten sonrada Osman dede de veremedi sandıkta duran minik elbiseleri. Zaman, zaman çıkarıp bakar ve yerine koyardı. Bir iki kez kasabada olan fakir ailelere vermeyi denemiş ancak her seferinde vazgeçerek gidip onlara başka giysiler alıp hediye etmişti. Yaptığı belki ölen eşine bir sadakatti, belki de Maviş’den ayrıldığını hala kabul edemiyordu, bu soruyu kendisine defalarca sormasına rağmen cevap bulamamıştı. Artık düşünmüyordu da zaten. “Bende öldüğümde kasabalı nasıl olsa dağıtacak buradaki her şeyi o zamana kadar varsın” dursunlar dedi minik elbiseleri sandığa tekrar koyarken. Gün ağarmaktaydı ve nihayet fırtına durmuştu. Gece üzerine giyinip sonra çıkardığı yağmurluğunu tekrar giyerek dışarı çıktı, sahile doğru yürürken “belki tekne karaya vurmuştur belki hala yaralı olanlar vardır” diye geçirdi içinden. Sahile indiğinde teknenin parçalarının sahile vurmuş olduğunu gördü. Yere çöktü oturdu “yardım edemedim” dedi, “yardım edemedim” orada ne kadar kaldığını bilmiyordu, öylece oturmuş teknenin parçalarına bakarak düşünmekteyken denizden gelen sese kulak kabarttı. Bu bir yunusun sesiydi, ayağa kalkarak yunusu görmeye çalıştı ama göremedi. O sırada bir çocuk ağlaması duydu. Sesin geldiği tarafa baktığında sahilde tek başına oturmuş ağlayan iki yaşlarında bir çocuk gördü. Koşarak çocuğun yanına gitti. Çocuk sırılsıklamdı, çok korkmuş ve üşümüş olduğu her halinden belliydi. Hemen üzerindeki kazağı çıkararak çocuğa giydirdi. “Korkma evladım” dediğinde küçük çocuk masmavi gözlerini açarak Osman dedeye baktı. O anda Osman’ın yüreği sıkıştı. Maviş diyerek dizlerinin üzerine çöktü. Maviş geri gelmişti. Aklı karmakarışık olmuştu Osman dedenin karşısında kendisine şaşkın gözlerle bakan çocuğa baktı oturduğu yerden çocuk tekrar ağlamaya başladığında elini uzatmaya çalıştı ama bir türlü kaldıramadı ellerini sanki vücudu yaşadığı şoktan dolayı felç olmuştu.  Ne ellerini oynatabiliyor ne de oturduğu yerden kalkabiliyordu. Çocuk ayağa kalkarak gelip sarıldı ona. Osman’ın o anda bütün vücudu titredi ve çocuğun sarılmasına karşılık vererek o da sıkıca sardı onu. Kucağına alarak evine doğru yürümeye başladı. Bir yandan da gözlerinden akan yaşa engel olamadan “korkma çocuğum hepsi bitti” diyordu.

 

Nihayet eve geldiklerinde hemen küçük kızın üzerindeki ıslak elbiseleri çıkararak sandıktaki elbiseleri giydirdi. Gidip süt ısıtıp çocuğa içirdi. Küçük kız yorgunluktan bitap düşmüş halde oracıkta uykuya daldı. Osman dede küçük kızın başında o uyanıncaya kadar bekledi. Kimdi bu çocuk? Maviş geri mi gelmişti böyle bir şey mümkün olabilir mi acaba diye düşünüyordu. Hatta bazen belki de rüyadayım diyerek kendini yokluyor sonra rüyada olmadığını anlıyordu. Gece batan tekneden kurtulmuş olmalıydı bu minik yavru ama nasıl kurtulmuştu o korkunç dalgalardan. Bunları düşünürken adını bilmediği halde Maviş dediği küçük kız uyandı. Osman dede de Maviş de bir müddet öylece baktılar birbirlerine. “Nasılsın yavrum” dedi Osman, Maviş cevap vermedi. Çocuk bir müddet sonra Anne diyerek ağlamaya başladığında ne yapacağını bilemedi Osman. Çocuk ağlamaktan yoruluncaya kadar ağladı. Sonra da tekrar uykuya daldı. Osman kalkıp çorba pişirdi ve tekrar çocuğun uyanmasını bekledi. Maviş uyandığında onu yattığı yerden kaldırıp çorbasını içirdi. Maviş’i korkutmaktan çekinerek usulca adını sordu ona Maviş cevap vermedi. Sonra onu kasabaya kimin getirdiğini sordu Maviş yine cevap vermedi.

 

Aradan aylar geçmiş bütün kasabalı Maviş’i öğrenmişti ve herkes onu batan tekneden o sabah sesini duydukları yunusun getirdiğine inanır olmuşlardı. Ancak Maviş o sabah söylediği “Anne” sözünden sonra daha hiç konuşmadı. Osman çocuğu şehirdeki hastaneye götürdü, doktorlara torunu olduğunu söyleyerek çocuğun daha önce konuştuğunu ve artık konuşmadığını anlattı. Doktorların söylediği tek şey çocuğun bir şok geçirmiş olabileceği ve  zamanla bu durumun düzeleceği idi. Maviş’in gelişi ile Osman’ın hayatına anlam gelmişti daha önce sessiz sedasız ölümü beklerken artık tek amacı Maviş’i büyütmek olduğundan ölümden korkar olmuştu. Maviş bazı gecelerde çığlıklar ile yatağından fırladığında Osman her seferinde onu teselli etmek için yanındaydı. Onu kucağına alıp ninniler söyler Maviş sakinleşene dek onu kucağından indirmezdi. Maviş’in okula gitme zamanı geldiğinde gidip öğretmenle görüşerek çocuğun her söyleneni anladığını ancak konuşmadığını okula kayıt ettirip ettiremeyeceği konusunda fikrini sordu. Öğretmen “söyleneni anlıyorsa gelsin elbette, hem yazmayı öğrenince belki bize anlatmak istediklerini yazdıkları ile anlatabilir” dedi. Bunun üzerine Osman biricik kızına gidip önlük aldı onu giyindirip saçlarını taradı ve elinden tutarak okula götürdü. Yol boyunca artık okuma yazma öğreneceğini, yeni arkadaşları olacağını, öğretmenden korkmaması gerektiğini anlattı Mavişe. Maviş her zamanki gibi sessiz dinledi Osman’ı. Osman Mavişi öğretmene teslim ederken “kızım merak etme ben dışarıda bekliyor olacağım” diyerek onu öpüp ayrıldı.

 

Maviş okulda başarılı ancak içine kapanık bir öğrenciydi. Bütün çocuklar oynayıp koşarken o sabah oturduğu sırasından okul çıkış zili çalıncaya kadar kalkmazdı. Osman her sabah Maviş’i okula bırakır her okul çıkışı onu kapıda beklerdi. Akşamları Maviş öğretmenin verdiği ödevlerini yapar yemeğini yer ve yatardı. Osman Maviş’in tek bir gün güldüğünü görmemişti. Onun sessizliği içini sızlatıyordu ancak doktorların söylediği gibi sabırla bir gün düzeleceğini bekliyordu. Osman bir gün Maviş yattıktan sonra merak ederek okul çantasını açtı ve defterlerine bakmaya başladı. Yazmaya daha yeni geçmişlerdi ama Maviş’in yazıları sanki bir yetişkin gibi düzgündü. Osman Maviş’in resim defterini açtığı anda hayrete düşerek gördü ki bütün sayfalarda deniz ve yunus resmi vardı maviş başka hiçbir resim yapmamıştı. Osman o an tüyleri diken, diken olarak Mavişi yunusun getirdiğine inandı. Bu çocuk çok özel bir çocuktu o geldiğinden beri Osman bunu hissediyor ancak kimseyle bu düşüncesini paylaşmıyordu.  

 

Aradan iki yıl geçmişti, Maviş ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordu. Bir gece yine her zaman olduğu gibi çığlıklar atarak uyandı. Osman koşarak kızının yanına geldi yine ona sıkıca sarıldı ve ninni söylemeye başladı. Ancak bu kez Maviş bir türlü sakinleşmedi. “Tamam kızım geçti” dedi Osman “bak yanındayım hadi artık sakinleş.” Maviş sabaha kadar Osman’ın elini bırakmadı. Sabah olduğunda Osman Mavişe yavaşça seslenerek “kalkman lazım yavrum okul zamanı geldi” dedi. Maviş hayır anlamında başını salladı. “Gitmeyecek misin okula” diye sordu Osman, Maviş yine hayır anlamında başını salladı. “Neden dedi hasta mısın.” Maviş yine hayır anlamında başını salladı. Osman “Peki o zaman ben bugün şehre gidecektim birlikte gideriz.” Dediğinde Maviş çığlına dönmüş bir halde hayır diyebilmek için başını sallıyordu. Osman Mavişi sakinleştirerek “tamam” dedi “sonra gideriz şehre ancak neden böyle davrandığını anlamıyorum neyin var kızım” Maviş her zamanki sessizliğine devam ederek Osman’a sarıldı. O gün Maviş Osman’ın evden çıkmasına hiç izin vermedi ne zaman dışarıya çıkacak gibi olsa Maviş onu elinden yakalayıp getirip oturtuyor sonrada sarılıyordu. Akşam üstüne doğru Osman’ın kapısı çalındı. Gelen kasabanın gençlerinden Azizdi. Osman kapıyı açtığında Aziz’in yüzündeki korkuyu gördü. Aziz şehre giden arabanın kaza yaptığını ve içindeki herkesin öldüğünü söylüyordu. Osman o anda Mavişe baktı. Maviş gelip Osman’a sarıldı. Aziz gittikten sonra Osman “sen biliyordun değil mi” diye sordu Mavişe “onun için bugün okula da gitmedin beni de şehre göndermedin” Maviş daha sıkı sarıldı Osman’a.

 

Bu olayın üzerinden üç yıl kadar geçmişti ve  Osman trafik kazası olduğu gün yaşadıklarını tamamen tesadüf olarak kabul etmişti. Maviş hala konuşmuyor hala gülmüyordu. Her zamanki gibi hayatlarına devam ediyorlardı. Tek değişiklik Maviş’in bir arkadaş edinmiş olmasıydı. Arkadaşı Şebnem de Maviş gibi sessiz sedasız bir çocuktu onunla birlikte ders yapıyor ve bebeklerine elbiseler dikiyorlardı. İki çocuk saatlerce hiçbir şey konuşmadan vakit geçiyordu.  Osman Şebnem’e bazen Maviş ile nasıl anlaştığını soruyor, bazen Maviş’in Şebnem ile gizli gizli konuştuğunu düşünerek çocukları gizlice izliyordu. Bu izlemelerin sonunda Mavişin gülmeyen gözleri ile anlaştığını anladı. 

 

Osman iyice yaşlanmış olduğundan artık sağlığı da çok yerinde değildi. Mavişin okulda olduğu bir sırada evinde yemek yaparken bir anda göğsü sıkıştı ve nefes alamadı. Aynı anda Maviş sınıftan fırlayarak dışarı çıktı ve koşarak eve geldi. Osman’ı yerde yatarken buldu, gömleğinin düğmelerini açtı başına yastık koydu. Bir bardak su ile ilacını getirip ona verdi. Osman göğüs ağrısı geçtikten sonra kızına bakarak “sen neden erken geldin daha okul dağılmamıştı” dediğinde Maviş Osman’ sarıldı. Osman “Biliyordun benim kriz geçirdiğimi değil mi” diye sordu. Maviş evet anlamında başını salladı. Osman “tamam dedi korkma geçti gidebilirsin artık okuluna derslerinden geri kalma”. Maviş Osman’ı yattığı yerden kaldırıp divana yatırdı ve okuluna geri döndü.

 

Bir akşam üstü  Maviş evdeyken bir anda fırlayarak dışarı çıktı. Osman nereye gidiyorsun kızım demeye kalmadan Maviş koşarak uzaklaşmıştı bile. Osman artık yaşlanmış olduğundan onu takip edemedi. Sessizce Mavişin dönüşünü bekledi. Maviş bir iki saat sonra öğretmeni yanında olduğu halde geri geldi. Öğretmen Osman’ı dışarı çağırarak “sizinle konuşmamız gereken bir şey var” dedi. Osman dışarı çıktı Maviş onları pencereden izliyordu. Öğretmen “Maviş bugün gelip benim evimin kapısını çaldı ve ayakkabılarımı bile giyinmeme izin vermeyerek beni çekerek okula götürdü, okula gittiğimde önce neden oraya gittiğimi anlamadım ancak bir müddet sonra elektrik kontağından kaynaklanan ve bütün okulu yakabilecek bir yangının henüz başlamış olduğunu gördüm. Orada bulunan yangın tüpü ile yangını hemen söndürdüm. Maviş’e bunu nereden bildiğini sordum ama doğal olarak cevap alamadım. Maviş akşamüstü okulda mıydı” diyerek konuşmasını bitirdiğinde Osman “hayır değildi evdeydi ve fırlayarak dışarı çıktı” dedi. Öğretmen “ama nasıl bilebilir” diyerek hayretle sordu Osman’a. Osman “nasıl olduğunu bilmiyorum ama bunu yapabildiğini biliyorum, lütfen kasabadan kimseye söylemeyin bu durumu kızımı rahatsız edebilir insanlar” dedi. Öğretmen söylemeyeceğine söz vererek oradan ayrıldı.

 

Maviş büyümüş çok güzel bir genç kız olmuştu. Osman ise artık iyice yaşlanmış ve hasta olduğundan evde yatıyordu. Maviş yemekleri yapıyor tepsi ile Osman’a yemeğini getirip ilaçlarını içiriyor, evi temizliyor nadiren alışverişe çıkıyordu. Osman öldüğünde kızının nasıl geçineceğini düşünerek kaygılanıyordu. Maviş’in bir nüfus cüzdanı bile yoktu bu sebepten ilkokuldan sonra okuyamamıştı ancak  Şebnem ile arkadaşlık yapmaya devam etmişti. Şebnem sürekli olarak gelip okulda öğrendiklerini Mavişe anlatıyor bazı günlerde  ona kitaplar getiriyordu. Maviş Osman uyurken kitaplarını okuyordu. Osman Mavişin tek şansının evlenmek olduğuna karar verdi. Kendini iyi hissettiği bir gün dışarı çıkarak kasabalıya Mavişin evlenme vaktinin geldiğini kendisi ölmeden önce onun sığınacağı bir yuvası olmasını istediğini söyledi. Osman kasabanın kahvehanesinden bunu söyleyerek ayrıldığında orada kalanlar Mavişin çok güzel ancak dilsiz olduğunu ve ancak kendisi gibi olan biriyle evlenebileceğini söylediler. Osman eve geri döndüğünde Mavişin yüzünde kızgınlık gördü. İlk kez korku ve ifadesiz bir yüzün ardından Mavişin yüzünde farklı bir ifade görüyordu. O içeri girdiği anda Maviş bir kağıda “ben evlenmeyeceğim” diye yazdı. Maviş ilk kez bir şey söyleyebilmek için yazı yazıyordu ancak Osman bunu fark etmemiş gibi yaparak “kızım ben bu dünyadan göçtükten sonra seni emin ellere bırakmak istiyorum niyetim sadece bu” dedi. Maviş bunun üzerine Ben evlenmeyeceğim yazan kağıdı tekrar gösterdi Osman’a. Osman “peki, nasıl istersen kızım” dedi.

 

Barış Maviş’in ilkokuldan sınıf arkadaşıydı. Maviş ile o zamanda arkadaşlık yapmaya çalışmıştı ancak Maviş’ten hiç tepki alamadığından bir süre sonra onu sadece uzaktan izler olmuştu. Barış çok yakışıklı ve kasabanın zengin ailesinin tek oğlu olduğundan kasabanın bütün kızları bir gün Barış’ın karısı olmayı hayal ederlerdi. Barış her gün aynı saatte Maviş’in evinin önünden geçer ve her seferinde Maviş’in pencereden onun geçişini izlediğini görürdü. Bu kızdaki gariplik onu hem ürkütüyor hem de ona daha çok bağlanmasına neden oluyordu. Osman’ın kasabanın kahvehanesinde konuştukları Barış’ın da kulağına geldiğinde gidip annesi ile konuştu ve Maviş ile evlenmek istediğini söyledi. Anne “oğlum sen çıldırdın mı ne yapacaksın o dilsiz ile evlenip de soyu sopu bile belli değil” dedi. Barış binbir güçlük ile annesini ikna ederek Mavişi istemeye gönderdi. Anne hiç istemese bile Osman’a giderek ziyaretinin sebebini söyledi. Osman Maviş’in yüzüne baktı. Maviş hayır anlamında başını salladı. Osman üzülerek istemiyor dedi Barış’ın annesine. Anne aldığı red cevabı ile daha sinirlenmiş bir halde “benim oğlumdan daha mı iyisi bulacak bu dilsiz” diyerek kalkıp gitti. Osman o gün hiç konuşmadı. Sadece  denize bakarak uzun uzun düşündü.

 

Barış Mavişin kapısının önünden her gün aynı saatte geçmekten hiç vazgeçmedi ve bir gün bütün cesaretini toplayarak Mavişe dışarıdan seslenip “seninle konuşmak istiyorum” dedi. Maviş dışarı çıkmak için bir adım attı sonra vazgeçti. Ertesi gün Barış yine Mavişe seslenerek onu dışarı çağırdı, ertesi gün yine çağırdı. Altıncı günün sonunda Maviş dışarı çıktı. Barış ona “seni seviyorum, hem de sesini hiç duymadan seviyorum seni ne olur teklifimi kabul et” dedi. Maviş hayır anlamında başını salladı ve evine geri döndü. O günden sonra Barış hiç Mavişin evinin önünden geçmedi ancak Maviş hep o saatte camdan dışarıya bakarak bekledi.

 

Sabahın erken saatlerinde Maviş yataktan yeni kalkmış bir halde pijamaları ile dolaşmakta iken bir anda kapıdan çıkıp koşmaya başladı kasabanın merkezine doğru koşuyordu. Yolda onu görenler en sonunda aklını da kaçırdığını düşündüler. Kasabanın merkezine geldiğinde Barış evinden yeni çıkmış ona hızla yaklaşmakta olan arabayı fark etmeden  dalgın bir halde yolda yürüyordu. Araba tam Barış’a çarpmak üzereyken Maviş Barış’ı iterek uzaklaştırdı. Barış olanlara anlam verememiş bir halde hala onun kolunu tutmakta olan Maviş’e şaşkınlık içinde bakıyordu. O anda olayı gören bütün kasabalı Maviş’in Barış’ı kurtardığını görmüş hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Maviş’in ayakları çıplak üzerinde pijama ile orada olduğunu fark etti Barış “nasıl olur” diye sordu. Maviş başını eğip evine doğru yürümeye başladı. Barış peşinden koşarak “neden geldin bu halde sabahın köründe benim evimin önüne söyler misin, eğer sen beni yoldan itmeseydin belki de şu anda ölmüş olacaktım” dedi. Maviş her zamanki sessizliği ile evine doğru yürümeye devam etti. Barış şaşkınlık içerisinde geri dönerken bütün kasaba artık bu olayı konuşur olmuştu, çoğu kişi Maviş’in çıplak ayakla ve pijama ile orada oluşunu onun deliliğine bağladı.

 

Osman olayı duyduğunda “bunu da atlattık herkes seni deli sanıp tesadüfen Barış’ı kurtardığını düşünüyor” dedi Mavişe bakıp gülerek.

 

O olaydan sonra Barış yine her gün aynı saatte Mavişin evinin önünden geçer olmuştu. Ancak artık bazı günler Maviş dışarı çıkıp Barış’ın kendisi ile konuşmasına izin veriyor sonra sessizce evine geri dönüyordu. Yine bir gün Barışla konuştuğu bir anda kasabanın sahil tarafına doğru koşmaya başladı. Barış da koşarak Mavişi takip etti. Sahile indiklerinde bir çocuğun denizde tek başına boğulmak üzere olduğunu gördüler. Maviş denize atlayarak yüzmeye başladı. Çocuğu kurtarıp çıkardığında Barış her ikisine de bakarak “sen nesin” dedi Mavişe. Maviş çocuğu alıp ailesine teslim etti. Bu olaydan sonra bütün kasabalı Maviş’in bazı olayları gördüğünü önceden hissettiğini öğrenmişti artık. Hatta bazıları kendi gelecekleri hakkında haber alabilmek için Maviş’i ziyarete gelmeye bile başlamışlardı. Bu ziyaretler Maviş’i sıkıyor geceleri daha çok kabus görmesine neden oluyordu.  Osman’ın korktuğu başına gelmişti , artık Mavişi rahat bırakmayacaklarını çok iyi biliyordu.

 

Maviş’in huzursuzluktan çılgına dönüp evin içinde ne yapacağını bilemediği bir günün sonunda Osman kalp krizi geçirerek öldü. Onun ölümünün ardından Maviş yalnız kalmış ve kasabalı tarafından daha çok rahatsız edilir olmuştu. Barış onunla evlenmek istediğini ve onu çok sevdiğini söylüyor Maviş yine hayır diyordu. Barış yine reddedildiği bir gün çılgına dönerek Maviş’i omuzlarından tutarak sarstı ve “kimsin sen, nereden geldin, nesin, insan mısın, nesin, benim sana bağlanmam için ne yaptın bana” diye avazı çıkana dek bağırdı. Maviş en sonunda dayanamayarak onun ellerinden kurtuldu. Barış’ın gözlerinin içine öyle bir baktı ki Barış bir anda elleri havada öylece dondu kaldı. Maviş “Ben denizden gelenim” dedi. Sesi buğuluydu, Barış ilk kez Mavişin sesini duyuyordu. Onun söylediğinden daha çok konuştuğunu duymanın şaşkınlığı içindeydi. Maviş tekrar “duydun mu ben denizden gelenim” diyerek koşmaya başladı. Kasabanın içinden geçerek denize doğru koştu. Koşarken bir yandan da “ben denizden gelenim” diyerek bağırıyordu. Herkes şaşkınlık içinde Maviş’in denize doğru koştuğunu ve dalgaların içinde kaybolduğunu izledi.

 

Kasabalı günlerce denizde Maviş’in ölüsünü aradı. Cesedin karaya vurmasını bekledi ancak Maviş’in cesedi karaya vurmadı. Barış Maviş’in gidişinin ardından onun evine giderek okuduğu kitaplara yattığı yatağa baktı uzun süre kendini suçlayarak ağladı. Barış kitapların arasında Maviş’in tuttuğu günlüğü buldu. Son sayfasında “Benim denize geri dönüşümle ilgili kendini suçlama Barış gitme vakti gelmişti. Seni Seviyorum.” yazıyordu.

 

Ekim-2005

Mirza

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

gömlek düğmesi

7/12/2007 -Kategori: deneme

 

Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır diye bir söz var hani… ben bu sözü hep şöyle derim kendimce, yaşadıklarım yaşayacaklarımın teminatıdır… Bugün nette bir söz okudum gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış iliklenir diye.. sanırım ben ilk başta yanlış ilikledim gömleğin düğmesini ve şimdi sıradaki düğmelerin tamamını yanlış iliklemeye devam ediyorum. Her elimi iliğe ve düğmeye attığımda bir mucize istiyorum, o iliklediğim yeni düğmenin bütün düğmelerin yanlışlığını düzeltmesini bekleyerek. Düğme ilikten geçip eğilip baktığım anda ise onun da yanlış olduğunu görüyorum. Sonra elim bir sonraki düğmeye gidiyor bu da yanlış iliklenecek diye elimde tutuyorum bir müddet. İliklemek istemeden öylece düğmeye bakıyorum. Bir yanlış daha yapmamak için direniyorum. Sonra düğmeyi tutmaktan vazgeçip bu sefer doğrusu olacak diye yeni bir hamle daha yapıp yine aynı yanlışlıklar sürecini yaşıyorum… ve hep yanlış.. ve hep aynı süreç…

 

Bundan 15 yıl önce temizlikçi kadının eğilmiş halde yer silerken söylediği söz çınlıyor kulağımda, arabanın ön tekeri nereye giderse arka tekeri de oraya gider diye…

 

Bir de şu söz var hani tarih tekerrürden ibarettir diye…

 

Hayatın tekrarlardan ibaret olduğunu anlatan şu an aklıma gelmeyen daha bir çok söz olduğu gibi..

 

Var da var işte, hep var, yokların içinde var, hem de hiçliklerin içinde var, var olmayan…

 

Boşver demek var bir de… kafana tokadan başka bir şey takmayacaksın demek var fütursuz ve saygısızca…

 

Sözler.. söylemiş birileri, bizde tekrar ediyoruz onların söylediklerini, kelimeleri bir başa bir sona koyarak ama aynı cümleleri kurarak tekrar ediyoruz… söylediklerimiz de, hikayelerimizde tekrarlardan ibaret…

 

Sahne farklı, oyuncular farklı, makyaj farklı, hikaye farklı gibi ama belli ki bir yerlerden çalıntı.. ama final var ya final o daha yazılmadı… 

 

03 Ekim 2007

Mirza

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GÜLESİN DİYE...

24/11/2007 -Kategori: siir

Sen gül,

sen gül ki

etrafındaki hüzün bulutları dağılsın,

rüzgarlar üşütemesin seni,

baktığın yerlerde ağaçlar yeşersin,

bastığın yerlerde çiçekler açsın.

bir bakışınla dünya gökkuşağının o engin renklerine bulansın..

 

Sen gül,

sen gül ki,

seni sevenler gülsün,

ve seni sevenleri sevenler...

etrafına bir bak,

çevrende gördüğün gülen insan,

senin gülüşünün yansıması olsun.

 

Sen gül,

sen gül ki,

yüreğim sana aksın....

 

Aralık-2004

Mirza

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

hayata dair

hayata dair ne varsa paylaşmak için

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro